İçeriğe geç

Sel insan kaynaklı mıdır ?

Güç ilişkileriyle ilk kez yüzleştiğim anları düşündüğümde, çoğu zaman büyük kavramlar değil küçük sahneler aklıma geliyor: Bir derenin taşması, bir mahallenin sular altında kalması, kameraların önünde verilen “doğal afet” demeçleri ve hemen ardından başlayan suçsuzluk yarışları. Tam da bu noktada zihnimi kurcalayan soru ortaya çıkıyor: Sel insan kaynaklı mıdır? Bu soru yalnızca hidrolojiye ya da iklim bilimine ait değil; siyaset biliminin kalbine, yani iktidarın nasıl kurulduğu, sorumluluğun nasıl dağıtıldığı ve yurttaşların bu düzende nereye yerleştirildiği meselelerine dokunuyor.

Bu yazıda seli yalnızca “yağan yağmurun sonucu” olarak değil; iktidar, kurumlar, ideolojiler, yurttaşlık ve demokrasi çerçevesinde şekillenen siyasal bir olgu olarak ele alıyorum. Çünkü sel, çoğu zaman doğa ile siyaset arasındaki görünmez anlaşmanın bozulduğu anlarda yıkıcı hâle geliyor.

Sel insan kaynaklı mıdır? Sorunun siyasal anlamı

Doğa olayı mı, siyasal sonuç mu?

Teknik olarak sel, yoğun yağış, kar erimesi ya da nehir taşkını gibi doğal süreçlerle ilişkilendirilir. Ancak siyasal analiz burada durmaz. Siyaset bilimi için asıl soru şudur: Aynı yağmur neden bir yerde felakete, başka bir yerde sıradan bir meteorolojik olaya dönüşür?

Bu noktada “insan kaynaklı mı?” sorusu, doğrudan iktidarın karar alma süreçlerine uzanır. İmar politikaları, altyapı yatırımları, dere yataklarına verilen ruhsatlar ve afet yönetimi kapasitesi… Bunların her biri siyasal tercihlerdir. Yani selin kendisi değil ama yıkıcılığı, büyük ölçüde insan eliyle belirlenir.

Burada küçük ama rahatsız edici bir düşünce beliriyor: Eğer zarar öngörülebilir ve önlenebilir ise, hâlâ “doğal afet” demek ne kadar masum?

İktidar ve sorumluluğun dağıtılması

Siyasal iktidarlar için sel gibi afetler, hem risk hem fırsattır. Risklidir; çünkü başarısızlık görünür hâle gelir. Fırsattır; çünkü “doğa”ya atfedilen nedenler, siyasi sorumluluğu bulanıklaştırabilir.

Bu nedenle birçok ülkede afet söylemi şu üç aşamada ilerler:

1. Olay “olağanüstü” ilan edilir.

2. Sorumluluk doğaya, kadere veya küresel iklime atfedilir.

3. İktidar, krizi yöneten aktör olarak yeniden sahneye çıkar.

Bu döngüde meşruiyet, teknik başarıdan çok anlatı gücüyle yeniden üretilir. Yurttaş, selin nedenini sorgulamaktan çok “yardımın gelip gelmediğine” odaklanmaya yönlendirilir.

Kurumlar: Sel karşısında devlet kapasitesi

Güçlü kurumlar, zayıf felaketler

Karşılaştırmalı siyaset çalışmaları gösteriyor ki, benzer iklim koşullarına sahip ülkeler arasında selin yol açtığı can ve mal kaybı ciddi biçimde farklılaşabiliyor. Bu farkın merkezinde kurumlar var.

– Erken uyarı sistemleri

– Şeffaf imar denetimleri

– Yerel yönetimlerin yetki ve kaynakları

– Afet sonrası hesap verebilirlik mekanizmaları

Bunlar teknik gibi görünse de özünde siyasidir. Çünkü hangi kuruma ne kadar yetki verileceği, merkezi mi yoksa yerel mi olunacağı, bütçenin nereye ayrılacağı ideolojik tercihlerle şekillenir.

Burada kendime sıkça sorduğum bir soru var: Bir ülkede sel sonrası “kim istifa etti?” sorusu neden çoğu zaman cevapsız kalıyor?

Kurumsal başarısızlık ve normalleştirme

Sel felaketlerinin düzenli tekrar ettiği yerlerde, siyasal bir normalleşme ortaya çıkar. Yurttaşlar, “zaten her yıl oluyor” demeye başlar. Bu cümle, yalnızca çaresizliği değil, kurumsal başarısızlığın kabullenilmesini de içerir.

Bu noktada siyaset bilimi açısından tehlikeli bir eşik aşılır: Felaket, olağan hâle gelir. Olağanlaşan felaket ise iktidar için daha az tehdit üretir.

İdeolojiler: Selin anlamını kim belirliyor?

Kalkınmacılık, büyüme ve doğa

Birçok ülkede sel riskinin artması, kalkınmacı ideolojilerle doğrudan bağlantılıdır. Dere yataklarının “boş arazi” olarak görülmesi, betonlaşmanın ilerleme sayılması ve doğanın ekonomik kaynak olarak kodlanması, belirli bir ideolojik çerçevenin ürünüdür.

Bu çerçevede sel, bir “yan etki” olarak sunulur:

“Büyüme olacaksa bedeli de olur.”

Ancak bu bedelin kimler tarafından ödendiği nadiren eşit dağılır. Yoksul mahalleler, güvencesiz yapılar ve siyasal temsil gücü zayıf gruplar, selin asıl mağdurları olur. Burada ideoloji, sadece doğayla değil, toplumun hangi kesiminin feda edilebilir görüldüğüyle de ilgilidir.

İklim inkârcılığı ve siyasal konfor

Selin insan kaynaklı yönünü kabul etmek, iklim krizini kabul etmeyi de gerektirir. Bu kabul ise mevcut üretim ve tüketim düzenini sorgulatır. Bu yüzden bazı siyasal aktörler için iklim inkârcılığı, yalnızca bilimsel değil, ideolojik bir konfor alanıdır.

Sel “doğal” kaldığı sürece, sistem “masum” kalır.

Yurttaşlık: Sel kimin meselesi?

Pasif mağdurdan aktif özneye

Siyasal sistemler yurttaşı çoğu zaman afetlerde “yardım alan” bir figür olarak kurgular. Oysa yurttaşlık, yalnızca oy vermek ya da yardım beklemek değildir; karar alma süreçlerine katılım talep etmeyi de içerir.

– İmar planları yapılırken kimler dinleniyor?

– Risk haritaları halka açık mı?

– Yerel yönetimlerde afet politikaları tartışılabiliyor mu?

Bu sorular, selin insan kaynaklı olup olmadığını siyasal düzlemde belirler. Çünkü katılım yoksa, sorumluluk da yukarıda toplanır; yukarıda toplanan sorumluluk ise çoğu zaman görünmezleşir.

Demokrasi ve hesap sorma kapasitesi

Demokratik rejimlerde sel sonrası süreç yalnızca yardım dağıtımıyla değil, hesap sormayla da ilgilidir. Bağımsız medya, sivil toplum ve muhalefet, “neden oldu?” sorusunu gündemde tutabildiği ölçüde, sel siyasal bir mesele olarak kalır.

Aksi durumda, her sel yeni bir “kader” anlatısına dönüşür.

Demokrasi: Sel, rejimi test eder mi?

Kriz anlarında meşruiyet

Afetler, demokrasiler için bir stres testidir. Devletin hızlı, adil ve şeffaf tepki verip verememesi, meşruiyet algısını doğrudan etkiler. İlginç olan şu: Başarısızlık bazen yardımların azlığından değil, adaletsizliğinden kaynaklanır.

Bir mahalleye yardım gelirken diğeri unutuluyorsa, sel yalnızca suyla değil siyasal eşitsizlikle de akmış demektir.

Provokatif bir soru

Bir ülkede sel sonrası en çok konuşulan şey “kim yardım etti?” ise, en az konuşulan şey muhtemelen “kim izin verdi?”dir. Bu sessizlik, gerçekten tesadüf mü?

Sonuç yerine: Sel ve insan eliyle kurulan düzen

Sel insan kaynaklı mıdır?

Yağmur açısından hayır.

Ama yıkım, kayıp ve tekrar açısından büyük ölçüde evet.

Bu “evet”, tek bir aktörü işaret etmez. İktidar ilişkilerini, kurumsal zayıflıkları, ideolojik körlükleri ve yurttaşlığın sınırlarını kapsar. Sel, bu yüzden yalnızca bir doğa olayı değil; siyasal düzenin aynasıdır.

Kendi payıma, her sel haberinde şu soruya geri dönüyorum: Eğer bu düzeni insanlar kurduysa, gerçekten “başka türlü olamaz mıydı?”

Bu soruyu sormaya devam ettiğimiz sürece, sel yalnızca sularla değil, fikirlerle de taşmaya devam edecek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort deneme bonusu veren siteler 2025
Sitemap
https://betexpergir.net/